DenemeSalkım Söğüt

Eşiğinde Hazan Dalı

EŞİĞİNDE HAZAN DALI

İnsan doğar, ilk annesinin kokusundan ve teninden başlayarak hâle hâle dış dünyayı tanımaya başlar. Bu dünyayı gözlemler sonra kendi benliğine alır, ruhunda hatıralarıyla, duygularıyla, bilgisiyle, kederi, sevinci, neşvesi ve heyecanıyla yoğurup ona yeni bir şekil verir ve yeniden dış dünyaya teslim eder. İşte bu devridaim, bir sanatın doğduğu yerdir. Hegel bu hale; “Benliğin eşyadaki görüntüsü” der. İbn-i Arabi; “varlık aleminin insan ruhundaki yansıması” olarak görür sanatı.

Hülasa insan dünya yolunda yürüdükçe, tekrar dönemediği mazisinden kopuşla, bir sonu olduğu ve yok olacağı ile yüzleşir. İnsan, temaşa ettiği dış dünyanın geçiciliği ve sonlu oluşu karşısında bir karmaşa ve huzursuzluk yaşar ve bu huzursuzluktan kurtulmak için ebedi var olma hissiyatına kapılır. Ölümü yaşamından çıkaramayan insan bu kaçışı olmayan yok oluş haline bir teselli arar. Kimi halklar bu teselliyi eşyayı aynen muhafazada bulur. Görülen dün- yanın birebir bir tuvale resmedilmesi, ne kadar gerçeğe yakın ise o kadar gururlanılmasının zemininde zannederiz ki; “nesneyi sonsuz yaşatma duygusu” vardır. Örneğin Andre Bazin Mısır dinindeki mumyaların; “Ölümü vücudun maddi sürekliğiyle geride bırakmak çabası” olduğunu söyler.

Peki ya bizler? Sonsuz dağların ve ovaların arasındaki Orta Asya’dan, bugüne, Anadolu’ya bizler kendimizi sonsuz var etmenin çözümünü neyde aramışız? Herhalde bunu anlamak için yalnızca bir kilimin desenlerine bakmak bile yeterli gelir. Dışardan bakan göze sadece birbirini takip eden şekiller şeması gelebilecek o ilmeklerin kimisi, yücelerde olduğuna inandıkları Tengri’nin yeryüzündeki tezahürünü simgeler, kimisi bir dutarın bir kopuzun tele vuran sesidir, kimisi bir annenin evladına olan sevgisi, kimisi bir dertli başın aşkı sevdası, kimisi ömrünün son demine gelmiş bir kadının gençliğine ve güzelliğine özlemi… Öyle ya, biz Türkler hisli bir milletiz. Nesneye baktığımızda gördüğümüz çoğu zaman onun ötesindedir. Hem zaten, bir ağaç ağlayamaz ki aşığın gönül derdinden ama bir servi maşukun edalı endamının, boyunun posunun tasviri olabilir söz konusu şiirse birden… Çamurlukta biten bir kamış, ney olur, seslenir, öteleri arayan ve şu dünyaya hapsedilmiş olan ruha asıl vatanından, bu ise ancak sanatkar bir gözle nesneye bakabilen insanın sanatıyla olur… Yani bizler eşyaya bağlı var kalmayız efendim, eşya onun ardındaki sonsuzluğun bir görünüş kapısıdır ve bizlerin sonsuz var olma eylemi, o sonsuzluktan anladığımız kadarının sanatın her türlüsündeki imgesel yansımalarıdır.

İnsan, varlık dairesinin sonudur derler. Bu son, tasvirdeki doğanın gereğiyle muhakkak en baş ile kavuşur. Biz iman ettik ki, O baş, Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın nurudur. İşte o Pür-u nur’a olan sevgi, özlem ve muhabbetten ise din ve tasavvuf sanatımız doğar. Henüz Allah bilgisi ile karşılaşmamış ama onun varlığını, ruhuna ötelerden gelen gaip bir ses, şeklinde hissedip kopuzunda vücut giydiren İslam öncesi Türk, şehadetinden sonra o ruhu bu nur ile kavuşturup bu zamana kadar gelen Türk-İslam sanatını oluşturur. Oralar- dan buralara, kadın ve erkek olmadan önce yalnızca ilahi sesin bir izi olarak görülen insan olarak, kadın da olsa erkek de olsa o meclislerde bir olup sanattan, bilgiden, felsefeden konuşur. Adına felsefe demez belki ama bir içli türkü, bir atasözü bir deyişle varlığın tezahür fikirlerini ortaya serer. Adına toplum bilimi, sosyoloji demez belki ama bir bağlamanın telinde yahut neyin nefesinde şu insanın derdini, ahvalini, kaygısını ve arzunu anlatıverir.

Peki, deminden beridir değindiklerimiz, bu duyuş bu düşünüş bu hissediş, yalnız eskide, kitaplarda tarihlerde mi kaldı? Hayır elbette, inanırız ki, Dünya durdukça, insan var oldukça dert yükü bu söyleyişler hep olacak… Halen yaşayan yazarlar, ozanlar, mutasavvıflar… şüphesiz o dünyanın bu dünyadaki yaşayan bağlarıdırlar. Dua ve hürmet ile…

Nimet Tekerek

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu