
Edebiyat, kimi zaman kaçış, kimi zaman ise en sert gerçeklerle yüzleşme sanatıdır. Kahramanmaraş’ın bereketli edebiyat ikliminde yetişen Tuğba Tezcan Akkurt için şiir, insanın kendi iç dünyasındaki ve toplumdaki kusurları örten o “tozlu aynaları” temizleme çabasıdır.
1982 yılında dünyaya gelen şair, kelimeleri sadece estetik bir araç olarak değil, vicdani bir pusula olarak kullanır. Onun dünyasında hüzün bir misafir değil, daimi bir ev sahibidir; ancak bu hüzün, umutla harmanlanmış, “eylülce” bir tevekküldür. Akkurt’un hayatı, bir öğretmenin, bir annenin ve duyarlı bir şairin, çocukluk neşesinden deprem enkazına uzanan ruhsal yolculuğunun hikâyesidir.
Kökler ve Çocukluğun Yitik Cenneti
Tuğba Tezcan Akkurt, 1982 yılında, şairler şehri olarak bilinen Kahramanmaraş’ta doğdu. Eğitim hayatına Atatürk İlkokulu’nda başladı, Kahramanmaraş Ortaokulu ve Fatih Lisesi ile devam etti. Şehrin kültürel dokusu, onun kaleminin şekillenmesinde büyük rol oynadı.
Akkurt’un şiirlerinde çocukluk, sadece biyolojik bir evre değil, kaybedilmiş bir masumiyet çağı olarak tasvir edilir. O, sokaklarında “çomçalı gelin” oynanan, komşuluk ilişkilerinin “bir tabak ikram” ile pekiştiği, güvenli ve samimi “eski mahalleyi” özler.
Onun çocukluğunda bayramlar, avuca konan “kına kokulu mutluluklar” demektir. Ancak bu nostalji, modern zamanların soğukluğuna bir eleştiri olarak sunulur. Şaire göre büyümek, bir anlamda kirlenmektir; bu yüzden içindeki çocuğa sık sık “büyüme” diye seslenir ve gökkuşağını yakalamaya çalışan o masumiyeti korumaya çalışır.
Kalemşorluk ve Edebiyat Yolculuğu
2005 yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nden mezun olan Akkurt, mesleğinin getirdiği dil hassasiyetini edebi üretimlerine yansıttı. Kendisini bir “silahşor” değil, barış için harf harf mücadele eden bir “kalemşor” olarak tanımladı. Kahramanmaraş Belediyesi’nin yazarlık atölyelerinde pişen kalemi; Edebiyatın Başkenti, Düşeyaz ve Salkım Söğüt gibi dergilerde okuyucuyla buluştu.
Ulusal Kadın Yazarlar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev alması ve Salkım Söğüt dergisinin yayın kurulunda bulunması, onun sadece üreten değil, aynı zamanda edebiyatı örgütleyen ve yönlendiren bir figür olduğunu gösterir. Yazılarıyla “asrın tuzağı” olarak adlandırdığı modernizmin getirdiği vefasızlığa, samimiyetsizliğe ve manevi yozlaşmaya karşı bir duruş sergiledi. Onun için dünya, “boş heveslerin tavaf edildiği” geçici bir duraktı.
Hüzün, Tevekkül ve Aile Bağları
Akkurt’un iç dünyası, “hüzün” ve “tevekkül” ekseninde döner. Eylül ayı, onun şiirinde özel bir metafordur; yaprakların döküldüğü bu ayda o, gönlünde çiçekler açtığını hisseder. Hayatın zorlukları karşısında sığındığı liman ise inancıdır. “Rabb’e yönelen kulların serfiraz olacağı” inancıyla, acılarını sabırla yoğurur.
Aile, Akkurt’un hayatındaki en güçlü dayanak noktasıdır. Babasının kaybı, onda derin bir boşluk bırakmış, kendini “içinde yetim bir çocuk ağlayan” biri olarak hissetmesine neden olmuştur. Babasının omuzlarında dünyayı seyrettiği anları, hayatının zirvesi olarak hatırlar. Annesi ise onun için “gündüzüne güneş gibi doğan” bir şefkat kaynağıdır.
Evliliği ve anneliği, şiirine yeni boyutlar katmıştır. Eşi Orhan Akkurt, ona yazdığı dizelerde, hayatın koşturmacası ve “güneşle yarışı” içinde ona şiirler yazmaya vakit bulamasa da, sevgisini “yüreğini cebine koyarak” taşıdığını ifade eder.
Çocukları Elif ve İbrahim Enes, şairin umut çiçekleridir. Kızı Elif’e “emrolunduğu gibi dosdoğru olması” duasında bulunurken , oğlu İbrahim Enes’in adının sahibi gibi ateşi gülistana çevirmesini diler.
Büyük Kırılma: 6 Şubat ve Şehrin Yas’ı
Tuğba Tezcan Akkurt’un hayatı ve sanatı, 6 Şubat 2023 depremleriyle sarsıcı bir dönüşüm geçirdi. Kahramanmaraş merkezli bu felaket, onun şiirlerindeki bireysel hüznü toplumsal bir mateme dönüştürdü. O güne kadar “eski sokakları” özleyen şair, artık enkaz altındaki şehrine ağıtlar yakmaya başladı.
Depremi “Şubat Soğuğu” olarak adlandıran Akkurt, şehrin “meçhule doğru yol aldığını” ve hayallerin enkaz altında kaldığını yazdı. Çadır kentlerdeki yaşamın tezatlığını, dışarıda oynayan çocukların neşesi ile çadır içindeki “matem üstüne matem” tablosuyla resmetti. Şehrin tanınmaz hale gelişi, Ebrar ve Hamidiye sitelerinin yok oluşu, onun hafızasında silinmez izler bıraktı.
Bu dönemde yazdığı “Söz Ver Maraş” şiiri, bir şairin memleketine olan sadakatinin ve çaresizliğinin manifestosudur. Bayramların buruk geçtiği, şeker toplanacak kapıların kalmadığı bir “sükût faslı”na giren şair, yine de memleketinden bir diriliş, bir söz beklemektedir.
Tuğba Tezcan Akkurt, Tozlu Aynalar adlı eseriyle, okuyucuyu hem bireysel bir iç hesaplaşmaya hem de toplumsal bir uyanışa davet eder. O, modern çağın hızına ve duyarsızlığına karşı “beyaz bohçasını” alıp ebediyete göçmeye hazır, mazide kalmış bir ruh inceliğini temsil eder.
Onun mirası, sadece yazdığı şiirler değil, aynı zamanda acıyı estetik bir dille sağaltma çabasıdır. Bir kadın, bir anne ve bir Maraşlı olarak, şehrinin hafızasını, hüznünü ve direncini mısralara dökmüştür. Aynaların tozunu alarak, insanın suretinden siretine (özüne) yaptığı yolculukta, geride “hoş bir seda” bırakmayı amaçlayan Akkurt, kelimeleriyle hem yaralara merhem olmuş hem de hakikatin üzerindeki örtüyü kaldırmaya çalışmıştır.
2025 yılında Kahramanmaraş Edebiyat ve Sanat Derneği (MESDER) Olağan Kurulunda Denetim Kurulu’na seçilmiştir.
Kategoriler
En Çok Okunanlar
En Çok Yorumlananlar
Benzer İçerikler
© 2025 MESDER - Tüm Hakları Saklıdır...

