dergi

Küllerinden Doğan Bir “Kutup Yıldızı”: Zekeriya Çakabey

Ana Sayfa » E Dergi - Salkım Söğüt » Biyografi » Küllerinden Doğan Bir “Kutup Yıldızı”: Zekeriya Çakabey
Küllerinden Doğan Bir “Kutup Yıldızı”: Zekeriya Çakabey
mesder mesder Biyografi 02 Ocak 2026 89 0

Her insanın hayatı bir romandır derler; ancak bazı hayatlar, tek bir türe sığmayacak kadar karmaşık, sancılı ve nihayetinde üretkendir. 1955 yılının soğuk bir Ocak sabahında, şairler şehri Kahramanmaraş’ta dünyaya gözlerini açan Zekeriya Çakabey’in hikâyesi de böyledir. O, sadece bir öğretmen veya yazar değil; Türkiye’nin en çalkantılı dönemlerinin canlı bir tanığı, yollara düşmüş bir “gezgin” ve nihayetinde kelimelere sığınmış bir edebiyat emekçisidir.

 

Taşra Sessizliğinden İdeolojik Fırtınalara: İlk Gençlik

 

Zekeriya Çakabey’in çocukluğu, Kuyucak Mahallesi’nin sokaklarından Döngel- Kısık Köyü’nün ıssızlığına uzanan bir coğrafyada şekillendi. Babasının ticari hayattaki radikal kararıyla köy hayatına geçişi, küçük Zekeriya’nın doğayı ve insanı saf haliyle tanımasına vesile oldu. Ancak onun ruhunu asıl şekillendirecek olan, eğitim için gittiği şehirlerin kaotik atmosferiydi.

 

Lise yıllarını Kahramanmaraş’ta yarılayıp Gaziantep Lisesi’nde tamamlaması, onun hayatındaki ilk kırılma noktasıydı. Gaziantep, Çakabey için sadece bir okul değil; sinemayla, sanatla ve dönemin yükselen ideolojik dalgalarıyla ilk temastı. Güney Otel’in resepsiyonunda hayatın farklı yüzlerini görürken, zihni beyaz perdenin büyüsüyle yıkanıyordu.

 

Ancak asıl entelektüel ve siyasi olgunlaşma, Diyarbakır Eğitim Enstitüsü yıllarında gerçekleşti. 1970’lerin sonu, Türkiye’nin sağ-sol çatışmalarıyla kavrulduğu, sokakların barut koktuğu yıllardı. Diyarbakır, kitapların en çok okunduğu ama aynı zamanda siyasi kamplaşmanın en sert hissedildiği bir merkezdi. Çakabey, burada hem dünya klasikleriyle hem de siyasetin yakıcı gerçeğiyle tanıştı. Yurdaer Doğulu’nun ezgilerinin yankılandığı mekânlarda kasiyerlik yaparken, bir yandan da Türkiye’nin “büyük yangınına” doğru yürüyen bir gençliğin parçasıydı.

 

Sahne Işıkları ve “Kutup Yıldızı” İdeali

 

Mezuniyetinin ardından öğretmenliğe adım attığında, Çakabey’in zihninde öğretmenlik sadece bir meslek değil, kutsal bir misyondu. Onun tabiriyle öğretmen; “Kutup Yıldızı”ydı, yol göstericiydi. Andırın Lisesi’nde göreve başladığında, bu idealizmi sanata dönüştürmeye kararlıydı.

 

Bir taşra kasabası olan Andırın’da, imkânsızlıklara meydan okuyarak okula bir sahne yaptırması, onun vizyonunun en somut kanıtıydı. Necati Cumalı’nın Nalınlar’ını, Karaların Memetleri’ni sahneye koydu. Yetinmedi; kendi yazdığı “Kel Tepe Yok/Kül Tepe Var” ve “Uçurumun Ucundan” adlı oyunlarla öğrencilerini sanatın iyileştirici gücüyle tanıştırdı. Her gittiği okula bir tiyatro sahnesi kazandırma arzusu, onun eğitimciliğinin, didaktik bir öğretimin ötesinde, bir “kültür inşası” olduğunun göstergesiydi.

 

 Darbeler, Kurgular ve Kırılan Kalemler

 

Ancak Çakabey’in bu üretken dönemi, Türkiye’nin karanlık siyasi atmosferinin gölgesinde kaldı. 12 Eylül 1980 darbesine giden süreçte, öğretmenler ve öğrenciler kendilerini bir taraf olmak zorunda hissettikleri acımasız bir denklemin içinde buldular. Çakabey de bu süreçten nasibini aldı. Sürgünler, açığa alınmalar ve sıkıyönetim baskıları, idealist öğretmenin ruhunda derin yaralar açtı.

 

O dönemde yazdığı ve sonradan kaleme aldığı dizeler, yaşanan hayal kırıklığını ve “kandırılmışlık” hissini çarpıcı bir şekilde özetler:

“Eşit davrandık eşit / bir ondan bir senden” dizeleriyle, dönemin “adalet” adı altında yürütülen kıyımlarını eleştirirken; dışarıda üşüyen bir kız çocuğunun çaresizliği ile radyolardaki “yapay savaş” naraları arasındaki tezatlığı yüreğinde hissetti. Yıllar sonra bu dönemi, “kurgulanmış senaryoların kurbanlarıyız” diyerek tanımlayacak ve o günkü öfkesini, olgun bir hüzne dönüştürecekti.

 

Yol Boyu Mücadelesi: Arafta Geçen 12 Yıl

 

Siyasi baskılar ve sistemin dayatmaları, Çakabey’i çok sevdiği öğretmenlikten kopardı. Bu, onun hayatındaki “Fetret Devri”ydi. Tam 12 yıl süren bu dönem, sınıfların tebeşir tozu yerine, yolların egzoz dumanıyla doluydu. Ticaret ve taşımacılıkla geçen bu yıllarda, “Hoş geldin Elbistanlı, güle güle Afşinli” sesleri arasında, hayatın en ham, en filtresiz haliyle yüzleşti.

 

Bu dönem, büyük bir trafik kazasıyla son buldu. Bu kaza, sadece metalin metale çarpması değil, Çakabey’in hayatındaki bir dönemin de duvara çarpmasıydı. Kazanın ardından Kuşadası’nda geçirdiği bir yıl, onun için bir nekahet ve içe dönüş dönemi oldu. Fiziksel acılar iyileşirken, ruhunda biriken tortular yavaş yavaş hikâyelere dönüşmeye hazırlanıyordu. Farkında olmadan, edebiyatçılığının ham maddesini bu “yol boyu” mücadelesinde biriktirmişti.

 

Küllerinden Doğuş: Eğitimde İkinci Bahar ve İnşa Süreci

 

Çakabey, yaşadığı sarsıntıların ardından pes etmedi ve asıl yuvasına, öğretmenliğe geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir memuriyet değildi; bir “inşa” süreciydi. Tekir Lisesi’nin kurucu müdürü olduğunda, ortada ne doğru dürüst bir bina ne de öğrenci vardı. Ev ev dolaşarak öğrenci topladı, bürokrasiyle savaşıp okul binasının yapımını sağladı. Benzer bir mücadeleyi Hartlap Çok Programlı Lisesi’nde de verdi.

Bu dönemde Almanya ve Romanya’ya yaptığı ziyaretler, vizyonunu yerelden evrensele taşımasına yardımcı oldu. Artık karşımızda sadece idealist bir genç değil; tecrübesiyle, acılarıyla ve azmiyle harmanlanmış, ne istediğini bilen olgun bir eğitimci vardı.

 

Edebiyatın Limanına Sığınış: Yazarlık ve Yayıncılık

 

Emeklilik, Çakabey için bir son değil, kelimelerin özgürlüğüne kavuştuğu yeni bir başlangıçtı. Rahmetli Hacı Ali Özturan’ın teşviki ve manevi rehberliği, onun içindeki yazarın gün yüzüne çıkmasını sağladı. Kahramanmaraş Edebiyat Sanat Derneği’nde aldığı görevler, onu şehrin kültür hafızasının aktif bir parçası haline getirdi.

 

İlk kitabı “Vişne Reçelini Hiç Sevmem” ile başlayan yazın yolculuğu; “Yalnızlığa Düşen Cemre”, “Sarsıntı” ve “Kırık Düşler” gibi eserlerle devam etti. Eserlerinde genellikle, 80 döneminin travmalarını, taşra insanının sıkışmışlığını ve kendi içsel yolculuğunu işledi. Dili, yaşadığı acıların süzgecinden geçmişçesine sade ama vurucuydu.

 

Sadece yazmakla yetinmedi; Kitap Ağacı ve ardından kendi kurduğu Çakabey Yayınları ile yeni kalemlere yol açmayı hedefledi. Bir zamanlar öğrencilerine sahne kuran Çakabey, şimdi de yazarlara kitap sayfalarından bir sahne kuruyordu.

 

 Bir Mücadele ve İrfan Abidesi

 

Zekeriya Çakabey’in hayatı; 1950’lerin yokluklarından 70’lerin anarşisine, 80’lerin baskı rejiminden günümüzün kültür dünyasına uzanan canlı bir Türkiye panoramasıdır. O, siyasi çalkantıların savurduğu ancak yıkamadığı, her düşüşte heybesine yeni bir hikâye koyarak ayağa kalkan bir “yolcu”dur.

 

Bugün geriye dönüp baktığında, yazdığı tiyatro oyunları, inşa ettiği okullar ve kaleme aldığı kitaplar; onun sadece bir eğitimci veya yazar değil, yaşadığı topluma ayna tutan bir aydın olduğunu kanıtlar. Zekeriya Çakabey, “Kül Tepe”yi “Gül Tepe”ye çevirmek için ömrünü harcayan, aşkın rengini kırmızıda, hüznün rengini ise dizelerinde arayan bir gönül adamı olarak tarihe not düşülmüştür.

 

Zekeriya Çakabey’in yayımlanmış başlıca hikâye ve şiir kitapları şunlardır:

 

  • Vişne Reçelini Hiç Sevmem
  • Yalnızlığa Düşen Cemre
  • Uçurtma Yalnızlığı
  • Sarsıntı
  • Kırık Düşler
  • Eğitim Hikâyeleri
  • Aşkın Rengi Kırmızı
  • Cep

Kategoriler

En Çok Okunanlar

En Çok Yorumlananlar

Benzer İçerikler

© 2025 MESDER - Tüm Hakları Saklıdır...