Salkım Söğüt Söyleşileri: Sadık YALSIZUÇANLAR ile Edebiyatımızda Taşra Estetiği Üzerine
Salkım Söğüt Edebiyat Dergisi 34. Sayı
ALİ AVGIN YAZDI: MESUT BİLGİNER’İN “DÎVÂNE ŞİİRLER” KİTABI ÜZERİNE BİR HASBİHAL
SALKIM SÖĞÜT SÖYLEŞİLERİ: PROF. DR. MEHMET AKİF KİREÇCİ İLE MÜLAKAT
MESDER Heyetinden Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Fırat Görgel’e Ziyaret

ALİ AVGIN: Efendim, edebiyatımızda “taşra” genellikle merkezin uzağında, durağan ve mahrumiyetle anılan bir mekân olarak konumlandırılıyor. Sizin gözünüzle taşra, coğrafi bir kavram mıdır, yoksa zihinsel ve ruhsal bir duruş mu?
SADIK YALSIZUÇANLAR: Öncelikle çok teşekkür ederim. Siz, mesleken mâli müşavirsiniz fakat gerek Kahramanmaraş’ın gerekse ülkemizin meselelerine karşı son derece meraklı ve çabalısınız. Pek kıymetli çalışmalar yaptınız, yapıyorsunuz. Özellikle Ali Büyükçapar’la birlikte Kahramanmaraş Mevlevîhânesine, Mevlevî geleneğin bu güzide şehrimizdeki birikimine ilişkin çalışmalarınız beni çok etkilemişti. Deprem öncesinde kitap fuarı vesilesiyle Kahramanmaraş’a geldiğimizde, bizi kadîm Maraş’ın ruhuna doğru bir yolculuğa çıkarmıştınız. O gün bir şehrin kalbinde neler olduğunu ve tarihsel açıdan nasıl bir maceraya sahip bulunduğunu bizatihi görmüştüm. Mevlevîhâne inşallah tarihî yerinde, aslına uygun biçimde ihya edilir de şehrin en değerli anılarının, en feyizli birikiminin tanığı olan bu irfan ocağı tekrar uyandırılır. Sizin son yıllarda yazdığınız roman ve diğer türdeki kitaplar, sadece Kahramanmaraş’ı konu edinmiyor aslında, bizim hikâyemizin önemli parçalarını da oluşturuyor. Bu yüzden size şükran borçluyuz.
Taşra, biliyorsunuz, taş (dış) kelimesinden –ra ekiyle türetilmiş, dışarı, dışarıda anlamında bir kelime. Tabi bugün, büyük şehirlerin ve başkentin dışında kalan, daha az nüfuslu, ekonomisi ve sanayisi daha sınırlı, refah imkânları kısıtlı yerleşim bölgelerimiz için kullanılıyor. Adanalı bir dostumdan dinlemiştim. Annesi şehrin merkezinden imiş. Babası ise köylerinden. Annesi, kocasından yani dostumuzun babasından söz ederken, “bunlar dışarlıklı” dermiş. Tam da bugün kullandığımız anlamına denk düşüyor. Taşra, esasen, erişim/ulaşım imkânları bakımından pek iç açıcı olmayan, toplumsal kültürün daha yerel kaldığı küçük şehirler, ilçeler, köyler için kullanılıyor.
Yıllar önce, Sivas’ın Ulaş nahiyesinde öğretmenken, merhum D. Mehmed Doğan ağabey, bir mektubunda, “taşra, hâlâ aydınların cehennemi” demişti. Bu, ilk anda bize, dar, boğucu ve alabildiğine muhafazakâr bir atmosferi ima ediyor. Bir bakıma coğrafyayı da içeriyor, kültürel ve bireysel darlığı da… Taşra, “merkez”e nazaran zamanın daha yavaş aktığı, ilişkilerin çok daha yakın/yoğun gerçekleştiği, herkesin birbirini gözetleyebildiği, gündelik rutinlerin insanın ruhuna fazlasıyla çöktüğü, imkânların, alternatiflerin az olduğu daha kurak daha sıkıcı görülüyor. Taşranın bu özelliklerinin yanı sıra, doğayla ilişkiler bakımından, insan münasebetlerinin samimiliği, sahiciliği ve sıcaklığı açısından ve insanın kendisiyle geçirebileceği zamanların bolluğu itibariyle ayrıcalıkları da var kuşkusuz.
Geleneksel irfanımızda, başta Hz. Mevlânâ olmak üzere, köy/şehir (şar) ayrımı, farklı bir sembolizme de konu edilmiştir bu arada. Hz. Mevlânâ, “köy”ü nefs-i emmâre, “şehr”i ise, ruh-ı insanî olarak niteler. Hacı Bayram-ı Veli, bize miras kalan dört-beş şiirinden en ünlü olanında ise, “şar dediğim gönüldür” der. Yapı sembolizmi içinden konuşan şiirde, şehir, bizatihi gönlün kendisidir. İrfan geleneğimizde, “bağ-bostan”, yani sürülmüş, havalandırılmış, gübrelenmiş, ekilmiş ve yeşermiş, meyve vermiş olan “bağ-bostan”, seyr ü sülük görmüş nefs anlamındadır. O da gönüldür. Emreden nefs, yani hayvanî benlik ise, yabandır. Bu, tabi bugünkü büyük şehirlerin içerdiği karşıtlıkları, kaosu, yozlaşmayı yaşadığımız dönemde bizi yanıltabilir. Bu yüzden, “köyden şehre göç etmek gerek” der. Yani hayvanî benlikten, insanî ruha doğru yücelmemiz, dönüşmemiz gerekir. Dünyaya gelmekten amaç budur. Dediğim gibi, bu, geleneksel dönemlere ait bir soyutlamadır. Sağlıksız iç göçün olumsuzluklarını yaşadığımız ve büyük şehirlerin ahlakî bakımdan çürüdüğü bir dönemde bu sembolizmin pek anlamlı olduğu söylenemez. Ayrıca, Köy Enstitülü yazarların, özellikle Göl İnsanları adlı kitabıyla Kemâl Tâhir’in ve başka birçok yazarın olumsuz yanlarını anlattığı köy veya kasaba halkının belleğimizde bıraktığı pek de iç açıcı olmayan içeriği de hatırlamak yerinde olacaktır. Bütün bunlar, bizi, “taşra/merkez” meselesinde bir zihin karışıklığına itebilir. Bu anlatı birikimi içinde, son dönemde, özellikle Şevket Bulut, Mustafa Kutlu, Rasim Özdenören ve Mustafa Çiftçi’nin metinlerini ayrıca değerlendirmek gerekir. Taşranın nasıl insanî zenginlikler ve derinlikler içerdiğini bilhassa Kutlu ve Çiftçi’nin metinleri bize yeterince yansıtabiliyor.
ALİ AVGIN: Sizin eserlerinizde ve düşünce dünyanızda felsefi, tasavvufi, batıni bir derinlik, Anadolu’nun sesi ve irfanı her zaman güçlü bir şekilde hissedilir. Taşrayı sadece coğrafi bir yalnızlık değil de insanın kendi içine dönmesi, bir nevi “halk içinde hak ile olmak” veya bir iç kale olarak okumak mümkün müdür? Taşra estetiği ile hakikat arayışı arasında nasıl bir bağ kurarsınız?
SADIK YALSIZUÇANLAR: Yazdığım kitaplarla ilişkin belirlemeniz doğru. Yazarlığımın ilk evresinde soyut, mecaz ve mazmuna dayalı öyküler çok yazdım. Şehirleri Süsleyen Yolcu, Gerçeği İnciten Papağan, Kuş Uykusu ve Güzeran adlı öykü kitaplarım böyledir. İlk romanım Yakaza ise, kurgu ve anlatım açısından kendine özgü bir yapıda idi. Sarmallanmış iki ayrı hikâye, iç içeydi. Geçmiş zamanla şimdiki zamanı aynı anda yansıtıyordu. Soyut ve alegorik nitelikteki ilk öykülerimde aynı zamanda bizim hikemî geleneğimizden beslenen temalar öne çıkıyordu. Kısmen, postmodern özellikler taşıdığını da, eleştirmenler belirttiler. Sonradan bizim irfan tarihimizin büyük bilgelerini konu edinen romanlar yazdım. Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Niyazi-i Mısrî, Ebu’l-Hasan Harakanî, Ömer Hayyam, Hz. Mevlâna ve Yaman Dede gibi şahsiyetleri konu ediniyordu. Fakat, biyografik nitelikte ve ardışık bir şekilde bunu yapmıyor, günümüzde yaşanan olayları ve kişilikleri de maceranın içine katıyordu. Özellikle Yakaza romanı, iç içe geçen iki ayrı hikâyeden birinin, iki bin nüfuslu küçük bir kasabada geçiyor olması, “taşra”nın atmosferini de yansıtması bakımından dikkate değerdi. 1950’li yıllarda bir kasabada yaşananlarla günümüzde, İstanbul, Ankara ve İzmir’de geçen ikinci olaylar örgüsü ile geçmişten bugüne, bugünden geçmişe gidiş-gelişler söz konusuydu. Taşrada geçen olaylar, büyük oranda gerçeğe dayanıyordu. Kişilerin isimlerini de korudum. Ki, çoğunun lakabı vardı. Mesela, Pireli Cevdet, Doktor Hayta Bey, Ebe Nihal, Şâkir Usta gibi… Yakaza’yı, Türkçe/edebiyat öğretmeni olarak atandığım, Sivas’ın Ulaş nahiyesinde yazmıştım. Her bakımdan mükemmel bir “taşra” olan bu nahiyedeki gözlemlerimin çok yararı oldu diyebilirim. Sözünü ettiğiniz sorunu burada geçirdiğim iki buçuk yıl boyunca bizatihi gördüm. Taşrada, tuhaf bir biçimde insan kendisiyle daha çok kalabiliyor. Yalnızlığın, aşırı biçimde parçalanmış, bireyselleşmiş, modernleşmiş büyük kent ortamında daha çok olabileceğine ilişkin bir ezber var. Bendeniz aksini düşünüyorum. Taşrada yaşamış birisi olarak, küçük yerleşim birimlerinde, sosyal/kolektif mekânların azlığı, birlikte vakit geçirme imkânlarının zayıflığı bakımından insanın kendisiyle kalabilmesini daha çok mümkün kıldığına kâniyim. Lale Müldür, bir şiirinde, bunun değerini şöyle anlatır: “Ve kalem, en güzel anları / İnsanın kendisiyle geçirdiği anları yazdı…” Geleneksel sözlüğümüzde, “halvet der encümen” olarak ifadelendirilen, sizin söz ettiğiniz, “halk içinde Hak ile olma” hali, buralarda daha çok mümkün olabiliyor.
ALİ AVGIN: Modern hayatın hızının karşısında taşra, yavaşlığı ve tefekkürü koruyabilen son alanlardan biri olabilir mi?
SADIK YALSIZUÇANLAR: Pekala olabilir. Bunu, Tanpınar’ın Beş Şehir’inden de biliyoruz. İstanbul ve Ankara dışındaki şehirlere, özellikle Erzurum ve Konya ile ilgili bölümlere dikkatle baktığımızda, taşra olarak nitelenen yerlerde yaşayan insanların modernleşmeden daha az etkilendikleri için coğrafyaya, tarihe, kendilerine, komşularına, tabiata, kurda kuşa, dağa taşa, -Fethi Gemuhluoğlu’nun ifadesiyle- daha dost kaldıklarını gözlüyoruz. Prof. Dr. Yalçın Koç’un ifadesini ödünç alarak söylersek, “Anadolu mayası”, buralarda gündelik yaşamın dokularına daha çok nüfuz etmiş gibi görünüyor. O mayanın biçimlendirdiği insanlar, okuryazar olmasalar da kendini bilen, hayatın anlamını fark ederek yaşayan kişiler. Aşırı biçimde modernleşmiş, parçalanmış ve bireyselleşmiş büyük kentlerin insanları, çok telaşlı, hızlı, kaotik bir yaşamın içindeler. Şair’in dediği gibi, buralarda, “…kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya…” Tefekkür denilen süreç, yaşamın ritmiyle de doğrudan ilgilidir. Çılgınlar gibi koşuşturan, hırsların tutsağı olmuş insanların tefekkürle işleri olabilir mi? Yunus Emre, yüzyıllar öncesinden bize, “yolda kalanı oldurabilen ulu bir nazar”dan söz eder: “Bunda kend’özün gören, oldurur yolda kalan / Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır.” Bu arada, eski Anadolu Türkçesinde, “kend” kelimesinin köy anlamına geldiğini de bir kayıt olarak düşelim.

ALİ AVGIN: Bu durum sanat üretimini nasıl etkiliyor?
SADIK YALSIZUÇANLAR: Taşralı olarak nitelenen kimi yazarlar, merkezde yaşayan, büyük kentlerin sâkini olanlardan çok daha saf, samimî, derinlikli şeyler yazabiliyor. Diğer sanat alanlarında da bunu izlemek mümkün. Özellikle müzikte. Harput, Şanlıurfa, Divriği, Arguvan, Pazar, Burdur gibi yerlerde yaşayanların ürettikleri musıkî çok daha zengin ve özgün. Ayrıca, kasaba dram odağı olduğundan burayı iyi tanıyan yazarlar fevkalade etkileyici öyküler, romanlar yazabiliyor. Tarık Buğra, büyük oranda Akşehir’in ürünüdür. Çocukken annesinin okuduğu Yunus ilahîleridir. Küçük Ağa, nihayetinde bir “kasaba”da yaşayanları merkezine alır. Bizim istiklal mücadelemizin öyküsüdür, Devlet-i Âliye’nin inkırazının, yeni siyasî rejimin oluşumunun hikâyesidir ama odağında, bir kasabada yaşananlar yer alır. Yusuf Atılgan, özellikle Anayurt Oteli’yle, Cumhuriyet modernleşmesinin bir taşra kentinde yol açtıklarını dolaylı biçimde anlatır. Romanın gerek başkişisi gerekse yan karakterlerinin trajedisi, sadece bireysel psikolojileriyle açıklanamazdır yazara göre. Modern Türk roman dağarının en özgün eserlerinden birisi olan Anayurt Oteli’nin doğuşuna ilişkin Yusuf Atılgan, 1988 yılında Refik Durbaş’a verdiği bir mülakatta şöyle der : “Manisa’da ‘Anavatan Oteli’ diye bir yer vardı. Babamla Manisa’ya her gidişimizde Anavatan Oteli’nde kalırdık. Çünkü otelin sahibi babamın iyi arkadaşıydı. Oteli de Zebercet Efendi ile oğlu Ahmet işletirdi, romandakinin tersine. Bir gün bu oteli yazma isteği doğdu içime. O sıralar arkadaşlarla Birgi’ye gideceğiz. Gece Aydın’da bir otelde kaldık. Bu otel işte. Kapıdan giriliyor, karşıda yukarıya çıkan bir merdiven var. Kâtibin yeri de bu merdiven aslında. Önünde bir küçük masa. Gece arkadaşımla konuşurken, ‘yahu’ dedim, ‘bu adamın buradaki hayatı ne olabilir? Merdiven altında oturan bir adam. Nasıl bir adamdır bu? ‘Üstelik benim bunaldığım zamanlar.’ Böyle bir ikilem içinde olduğum bir durum. Anavatan Oteli ile bu adamı birleştirdim, kendi ruh durumumu yansıtmaya çalıştım. Bu roman çıktı…” Yazar, sonrasında hüzünlü biçimde, Zebercet’in romanı göremediğini/okuyamadığı ama o yöreden okurların, “aa biz bu adamı (Zebercet’i) tanıyorduk” dediklerini kaydeder. Anayurt Oteli öyküsü ve anlatımıyla, okuru derin bir boşluğun hatta girdabın içine çeker. Zebercet’in çaresizliği, zavallılığı, bizi kahreder. Olayın geçtiği yer, bir büyük şehir olmaktan çok, bir tür kasaba gibidir. Kasaba, evrensel anlamda bir dram odağıdır. Köy ve şehirden farklı olarak, burası bir kişilik/karakter laboratuvarıdır. Atılgan, bu dekorun barındırdığı imkânları çok iyi kullanır. İç yakıcı, hüzünlü bir tekrarla, “gelmeseydin ölürdüm!” sayıklaması, zihnimizin tavanında yankılanıp durur. Otel bir ölüler evine, giderek kâbus dolu, ürkütücü, korkunç bir sessizliğin, kimsesizliğin olduğu bir hayalet konağa dönüşür. Zebercet zaten yalnız ve dar olan dünyasını iyice daraltır, kendini ölüm hücresine hapseder. Artık istese de oradan çıkamayacaktır. Hikâye, “taşra”nın nasıl bir cehenneme dönüştüğünün en canlı resmini sunar.
ALİ AVGIN: Bugün taşra denildiğinde bazen kültürel yoksunluk çağrışımı yapılıyor. Oysa pek çok büyük şair ve yazar taşradan çıktı. Sizce taşrayı estetik açıdan besleyen temel kaynak nedir?
SADIK YALSIZUÇANLAR: İsmet Özel’in dizeleri aslında bunun cevabını veriyor: “şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin / kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin…” Köy, nahiye, kasaba, küçük şehir, büyük kentlere oranla çok daha kendisi kalabilen, bozulmamış, çürümemiş, otantik özünü koruyabilen, samimi, saf insanları daha çok saklıyor kalbinde. Evet, taşrada, küçük, az nüfuslu yerleşim birimlerinde “kültürel” açıdan bir “yoksunluk”tan söz edilebilir. Ama bugün artık her türden kitaba, dergiye, müzikal verimlere, görsel sanat eserlerine vs. anında ulaşılabiliyor. Ayrıca bizim “yoksunluk” olarak gördüğümüz şey, özgünlüğü engelleyen, otantik özün dışa vurulması önünde bariyer olabilen bir süreç de üretebilir. Büyük kentlerdeki “coşkunluk” buralarda olmayabilir ama insan, hemen bütün halleriyle burada daha sahici biçimde kendini gösterebiliyor. Kahramanmaraş ikliminin en değerli yazarlarından Rasim Özdenören’in ilk üç öykü kitabına baktığımızda bunu yakinen görebiliyoruz. Bu öyküler, taşralı insanların e, de, den ve yalın halleriyle yansıyabildiği, son derece gerçekçi, etkileyici, büyüleyici öykülerdir.

ALİ AVGIN: Kahramanmaraş gibi, bağrından koca bir edebiyat ekolü (Yedi Güzel Adam ve nicesi) çıkarmış, kelimenin tam anlamıyla “taşradan merkeze akmış” bir kültür coğrafyasındayız. Taşranın bu denli güçlü edebi mahfiller ve ekoller doğurabilmesini, merkezin hangi eksikliğine veya taşranın hangi bereketine bağlarsınız?
SADIK YALSIZUÇANLAR: Bir ârif sözüdür: “Kırk hâneli bir köyde, bir ârif-i billah bulunur.” Kahramanmaraş, diğer Anadolu şehirleri gibi, bağrında nice bilge barındırır. Yakın irfan tarihimizin en değerli adlarından Ahmet Tâhir Maraşî hazretleri bunlardan biridir. O iklimden, o topraktandır. Gerçi İstanbul’da yaşamıştır ama bilgeliğinin zengin izlerini Kahramanmaraş’ta görmek mümkündür. Onlarca, yüzlerce ârif yaşamış burada. Onlar, Tanpınar’ın ifadesiyle, şehrin “iç nizâmını” kurarlar. Ayrıca, göçler, savaşlar, çatışmalar ve bunların biriktirdiği anılar ve acılar, yine bu şehrin ruhuna karılmış ve onu alabildiğine zenginleştirmiştir. Bir şeyin geleneğinin olması çok önemli. Kahramanmaraş, gerek Tekke-Tasavvuf şiirimizin gerekse -bütün türleriyle- Halk edebiyatımızın oldukça zengin bir mirasa sahip olduğu bir şehir. Karacaoğlan dâhil pek çok büyük şair, bu coğrafyada bulunmuştur. Masalları, destanları, ağıtları ve diğer edebî malzemeleriyle, Kahramanmaraş bir dil, bir anlatı denizidir. Modern Türk edebiyatının, şiir, öykü ve roman vadisinde kalıcı eserlere imza atmış olan şair ve yazarları bu topraktandır. Yedi Güzel Adam olarak isimlendirilen Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Râsim Özdenören, Alaattin Özdenören, Âkif İnan ve Erdem Bayazıt, bu iklimdendir. Edebiyatta öncüsü olan Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç yine bu topraktandır. Karakoç, aslen Diyarbakırlıdır ama, Kahramanmaraş’ta da bulunmuş ve şehrin ruhunu çok iyi fark etmiş, bunu dile getirmiştir. Abdurrahim ve Bahattin Karakoç kardeşler, Âşık Mahzunî başta olmak üzere onlarca, yüzlerce halk şairi buradandır. Bütün bu örnekler bize, Kahramanmaraş toprağının dil ve anlatı açısından ne denli bereketli olduğunu yeterince gösteriyor. O bereket, mâye-i Muhammedî’den geliyor.
ALİ AVGIN: Kahramanmaraş, Nuri Pakdil’den Cahit Zarifoğlu’na, Erdem Bayazıt’tan Rasim ve Alaeddin Özdenören’e uzanan güçlü bir edebî hafızaya sahip. Sizce bir şehri edebiyat şehri yapan şey, yetiştirdiği isimler midir; yoksa o isimleri besleyen görünmez estetik ve manevi iklim midir?
SADIK YALSIZUÇANLAR: Bu, karşılıklı birbirini besleyen bir süreç sanırım. Şehrin belleğini, bilgeler, şairler ve yazarlar besliyor; onların beslediği şehir dönüp kendilerini etkiliyor, değerliyor veya belirliyor. Kahramanmaraş bu bakımdan ilginç bir örnek. Evrensel niteliklere sahip bir yazar olan Nuri Pakdil, göçene değin bir Kahramanmaraş âşığıydı; bu şehirdeki çocukluğunu, cedlerini, anılarını yâd edip durdu. Râsim Özdenören’in ilk dönem öykülerinde en trajik, en saf, en yalın halleriyle, gerçekçi biçimde pozladığı kişiler bu şehirdendi. Tabi onda Malatya ve Tunceli’nin de izleri vardır. Erdem Bayazıt, Kahramanmaraş’ın ruhunu çok iyi biliyor ve şiirlerinde, yazılarında yansıtıyordu. Diğer şair ve yazarlar da böyleydi. Şehir, onların da içinde kendi bireysel öykülerinin yer aldığı büyük hikâyesinden armağanlar sunuyordu sürekli. Bu, Kilisli Şevket Bulut için de geçerli. Diğer yazarlar için de… Onlar, Anadolu’nun ruhuna değerli katkılarda bulundular ve o ruhtan dönüp dönüp beslendiler.
ALİ AVGIN: Bilindiği üzere Kahramanmaraş, UNESCO Yaratıcı Şehirler ağına “Edebiyat” alanında kabul edilerek edilerek, Türkiye’nin ilk Edebiyat Şehri ilan edildi. Bu hususta neler söylersiniz?
SADIK YALSIZUÇANLAR: Evet, Kahramanmaraş, 31 Ekim 2025 tarihinde “Yaratıcı Şehirler Ağı”na edebiyat alanında kabul edildi ve edebiyatımızın merkezlerinden biri olduğunu tescilledi. Bu, tabi fevkalade önemli bir gelişme. Bu sürecin son derece dikkatli, duyarlı ve etkin biçimde yönetilmesi, bundan böyle Kahramanmaraş’ın edebiyatla özdeş bir kent olduğu bilinciyle hareket edilmesi gerekiyor. Örneğin Türkiye’nin en kapsamlı, en etkin uluslararası edebiyat festivalinin burada sürdürülmesi; bu festivale Doğu’dan, Batı’dan, Uzak Doğu’dan, Türk dünyasından, Balkanlardan ve “Orta Doğu”dan daha çok katılımın olması için gereken çalışmaların yapılması lazım. Ayrıca, Doğu’nun en büyük edebiyat ödülünün burada tanımlanması, kurgulanması ve verilmesi yerinde olacaktır. Kahramanmaraş’ın edebî birikiminin dünya dillerine kazandırılması yine yapılması gereken çalışmalar arasındadır. Kahramanmaraş Kitap Fuarı’nın uluslararası nitelik kazanması, özellikle tarihdaş coğrafyamızın seçkin şair ve yazarlarının katılımını sağlayacak biçimde yapılması gerekiyor. Kahramanmaraşlı bilgelere ayrı bahisler açılmalı. Onların külliyatlarının edisyon kritik yayımlanması zorunlu. Önce külliyatların ortaya çıkarılması lazım. Ardından onlardan seçmeler yapılıp dünya dillerine çevrilmesi… Modern dönem ve günümüz Kahramanmaraşlı şair ve yazarların kitaplarına da ilgi duyulmalı. Bilgelerin temel eserlerinden biri esas alınıp düzenli okumalar yapılması… Kahramanmaraş’ta yapılacak işler gerçekten çok. UNESCO’nun kararından sonra şehri yönetenlerin sorumlulukları daha da artmış durumda.
ALİ AVGIN: Türk edebiyatında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’inden, Tarık Buğra’ya, Mustafa Kutlu’nun taşra hikâyelerine kadar uzanan güçlü bir damar var. Sizin edebi dünyanızda “taşra estetiğini” en saf ve samimi haliyle yansıttığını düşündüğünüz başucu yazarlarınız veya eserleriniz hangileridir?
SADIK YALSIZUÇANLAR: Beş Şehir tabi bu alanın en kült kitabı. Tanpınar, şehirler üzerinden bütün bir medeniyet hafızamızı, onun ruhunu ve özünü yansıtabilmiş. Mitat Enç’in Uzun Çarşı’nın Uluları mutlaka anılmalı. Bir toplumsal ve kültürel merkez olarak İstanbul’un, özellikle Üsküdar’ın ruhunu aktaran ve Türkçenin en güzel örneklerinden olan, Üsküdar’da Bir Attâr Dükkânı… Ayrıca, Üsküdar’ın Üç Sırlısı… Ahmed Yüksel Özemre hocamızın, Üsküdar Ah Üsküdar’ı ile bu seri tamamlanıyor. Merhum Ahmet Turan Alkan hocanın Altıncı Şehir’i sonra… Nurettin Topçu’nun Taşralı kitabı… Eski Ankara’da Bir Şehir Tipolojisi, Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir, Unutulan Şehir Ankara, Bir Zamanlar Bursa’ydı, Kenarın Kitabı, Enişte Risalesi, İçi Bağ Dolu Şehir, Sekizinci Şehir, Urfa-Mardin Hattı, Malatya Hikâyeleri, Kökleri Derinde Bir Şehrin Hikâyesi / Niğde, Erzurum / Bir İpekyolu Şehri, Avare Adımlarla Eskişehir, Memleket Kitabevi, Saadet Şehri Malatya, Dünyada Van, Bingöl Hikayeleri, Taşrada Kent ve Aydın, Kalk Gidelim Rize, Mevlevîler Beldesi Konya, Sivas’ımı Sıtkınan Sevdim… Bu listeyi uzatabiliriz. Artık zengin bir şehir, ilçe, köy kitapları arşivimiz oluşmuş durumda. Edebiyatta ise, andığınız yazarlar dışında onlarca öykücü, romancı, şair ve araştırmacı anılabilir. Bazen bir beldede yaşayan ve kendi imkanlarıyla kitabını yayımlayan bir yazarın anlatıları, ulusal ölçekte bilinen ve yazar olarak hayli ünlenmişlerden daha özgün, dil açısından daha verimli, içerik bakımından daha zengin olabiliyor. Köy Enstitülü yazarların, bir vakitler toplumcu gerçekçilik, köy/kır edebiyatı filan olarak nitelenen vadide yer alanların yazdıkları da ciddi bir külliyat oluşturuyor. Arada Şevket Bulut gibi sıkı yazarlar da çıkıyor. Hasılı taşranın öyküsü yazılmakla bitmiyor.

ALİ AVGIN: Siz Kahramanmaraşlı şair yazarları ve mütefekkirlerini yakından tanıyan bir yazarsınız. Birçoğu ile yakından dostluğunuz oldu, hatıralarınız var. Biraz Kahramanmaraş edebiyatçılarından ve onlarla olan dostluklarınızdan bahsedebilir misiniz?
SADIK YALSIZUÇANLAR: Öncelikle Üstad Necip Fazıl’dan söz etmeliyim. Kendisini tanımak, yüz yüze görüşmek nasip olmadı. Ama birkaç defa telefonda konuştuk. Bendeniz üniversiteyi okumak üzere 1979-1980 öğretim yılında Ankara’ya gelmiştim. Hem okuyor hem de bir şirkette yarı zamanlı çalışıyordum. Çalıştığım şirketin İstanbul ofisinin sorumlusu Üstad’ın oğlu Osman Kısakürek ağabeydi. Hemen her gün kendisiyle telefonda konuşuyorduk. Bazen akşamları da aramam gerekiyordu. Tabi arada Osman ağabey evde olmayınca telefonu Üstad açıyordu. Bendeniz, o yıllarda hem yeni yayımlanan kitapları hem de haftalık ve aylık dergileri takip ediyordum. Bir gün gazete almak için büfeye yaklaştığımda, o zamanların erotik mecmualarından Erkekçe’nin kapağında bir anons gördüm. Necip Fazıl Kısakürek ile söyleşi anonsu. Kapaktaki başlıkta, tasavvufi bir ibare yer alıyordu ama derginin kapağında yarı çıplak bir model fotoğrafı vardı. Tabi şaşırdım, hatta yadırgadım. Kendi kendime, “nasıl olur!” diye söylendim. Gazetemi alıp büroya gittim. Gün boyu, Üstad’ın böylesi bir dergiyle niçin mülakatı kabul ettiği sorusuyla boğuştum. Akşam Osman ağabeyi aramam gerekti. Telefonu Üstad açtı. Osman ağabeyi sordum. Tabi o sıralar Üstad’ın son ayları idi. O yorgun, buğulu ama tok sesiyle, “Osman henüz gelmedi evladım” dedi. “Efendim” dedim, “bendeniz sonra arayacağım.” “Pekala evladım” dedi. Tam kapatacaktı ki, “Üstadım” diye seslendim, “Efendim?” dedi. “Sizinle Erkekçe dergisinde bir söyleşi yapılmış…” Sözümü kesti birden, sesini daha da gürleştirerek, “bizi aldatmış onlar evladım, edebiyat mecmuası diye gelmişlerdi, meğer öyle değilmiş, bu yüzden dava ettik onları!” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. “Ellerinizden hürmetle öperim efendim” dedim, “sağ olunuz” deyip kapattı. Sanırım kısa bir süre önce, Ahmet Kabaklı ve dostlarının Türk Edebiyatı Vakfı’nda bir sohbeti olmuştu. Ona gitmek için can atıyordum. Fakat o hafta okulda sınavlarım olduğundan gidememiştim. Üstad’ın külliyatını o yıllarda okudum. Çile’yi, Babıali’yi, özellikle Batı Tefekkürü / İslam Tasavvufu’nu birkaç defa okumuştum. Pek çok şiirini ezberlemiştim.
Cahit Zarifoğlu’nu ise, yine o yıllarda, Mavera dergisinin Kızılay’daki mütevazı bürosunda gördüm. Dergiye bir öykü göndermiştim. Cahit ağabey, biliyorsunuz, derginin son sayfalarında, şiir, öykü, deneme vs. gönderen genç yazarlara yorum içeren cevaplar yazardı. Onlar sanırım kitap olarak da yayımlandı. Gönderdiğim öyküye, derginin sonraki sayısında bir cevap yazmıştı. Öyküyü beğendiğini, soyadımı ilginç bulduğunu, zarftaki adrese bakılırsa derginin bürosuna yakın bir yerde oturduğumu, dolayısıyla mutlaka büroya uğramam gerektiğini söylüyordu. Birkaç gün sonra gittim. Büro, bodrum katta idi. Merdivenden inerken genzimi nefis bir mercimek çorbası kokusu doldurdu. Dergi dergâh gibiydi. Sürekli çay ve çorba kaynardı. Çok ziyaretçisi oluyordu. Kapıdan girince, hemen sağda, küçük bir masada Cahit ağabeyi çalışırken buldum. Selam verdim. Yakın gözlüğünü indirdi. Selamımı aldı. “Bendeniz Sadık Yalsızuçanlar” demeye kalmadı, kalktı, kucakladı beni. Sandalyeye buyur etti. Yüzüme dikkatle baktı, “Kürt müsün sen?” diye sordu. “Babam Kürt ağabey” dedim. “Hikâyen çok güzel” dedi, “yeni sayıda yayımlayacağız. Birkaç yerinde tashih vardı, düzelttim” dedi. Utandım tabi. Teşekkür ettim. Rasim ağabey geldi sonra. “Bak Rasim, bu Sadık” dedi, “müthiş bir hikâyeci olacak…” Sonrasında bendenizi mahcup eden çok güzel şeyler söyledi. Rasim ağabeyden de çok etkilenmiştim. Rahmetli babamın kuşağındandı. Samimi, sahici, yerel sözlüğe de hâkim biçimde konuşuyordu. Tabi ironi de vardı dilinde. Onu hemen hissettiriyordu. Sonrasında Mavera’ya sık sık uğrar oldum. Cahit ağabeyle, Rasim ağabeyle ve diğer şair ve yazarlarla da tanıştık, görüştük. Bir gün cemaatle namaz kıldık. Yanlış hatırlamıyorsam Erdem Bayazıt ağabey imam olmuştu. Namazdan sonra çorba içtik. Alaattin ağabeyi sonradan tanıdım. Akif İnan ağabeyle de burada tanıştım. Akif ağabeyle sonraki yıllar dostlarıyla kurdukları memur sendikasının bürosunda çok görüştük. Hemen her hafta mutad uğrardım. Kapıyı açtığımda, çok sigara içtiğinden böyle bir sis bulutunun ardında görürdüm onu. Konuşması çok etkileyiciydi. Kararında bir Şanlıurfa aksanı vardı. Son derece içten, samimi, konuşurdu. Bazen yeni yazdığı şiirini okurdu.
Erdem ağabeyle düzenli görüşmelerimiz olmadı. Çok seyrek görüştük. Ama her karşılaşmamızda muazzam bir sevgi ve hürmetle davranır, ciğerinden gelen o etkileyici sesiyle kendine has sözlüğün içinden konuşurdu. Hastalığının yeni başladığı dönemde, İstanbul’da sanıyorum Tarık Zafer Tunaya’da, bir panelde konuşmacıydık, yan yana oturmuştuk.
Rasim ağabeyle ilişkimiz, yıllara sâri idi; Yedi Güzel Adam kadrosu içinde en çok ve yakın görüştüğümüz O idi. Benim öykü yazmamda Cahit ve Rasim ağabeyin çok etkisi olmuştu. Onlardan önce, değerli büyüğüm Suat Alkan’ın, Prof. Dr. Mahmut Kaplan ağabeylerin özendiriciliğini özellikle anmak isterim. Bilhassa Suat ağabey yazdığım her öyküyü özenle okurdu. Mektupları benim için son derece yol gösterici olmuştu. Rasim ağabeye yayımlanan her yeni kitabımı takdim ettiğimde mutlaka okur ve bir sonraki görüşmemizde düşüncelerini ayrıntılı biçimde söylerdi. Son döneminde Mustafa Aydoğan ve hemşehrisi Mehmet Ali Bulut ile birlikte, kendisiyle bir nehir söyleşi yapmış, “Rasim Özdenören’le Söyleşmek” adıyla Edebiyat Ortamı Yayınları arasında yayımlamıştık. O’nun özellikle Çok Sesli Bir Ölüm, Çözülme ve Çarpılmışlar adlı öykü kitapları, toplumcu gerçekçiliğin genel ve yaygın örneklerinin dışında kendine özgü nitelik ve kalitelere sahip öykülerden oluşur ve kasabalı/köylü insanları bireysel psikolojileri, toplumsal koşulları ve ekonomik çaresizlikleri içinde derinlikli biçimde yansıtır. Rasim ağabeyle çok anılarımız oldu. Biliyorsunuz o, torunu yaşındakilere bile, “ağabey” diye hitap ederdi. Bir kezinde, Çankırı’ya bir heyetle gitmiştik. D. Mehmed Doğan, Yücel Çakmaklı ve daha birçok yazar ve sanatçı kişi vardı heyette. Birkaç gün süren bir dizi etkinliğe katılmıştık. Son gece, Çankırı’nın ünlü “Yâren Meclisi”ne katıldık. Orada, ritüelin içinde tabi Rasim ağabeyi görmek son derece heyecan verici ve ironikti. Yarenlerin meclise girerken söyledikleri söz kalıplarını bir türlü ayniyle telaffuz edemediğinden bizi bir hayli güldürmüştü. Belki de bilerek yapıyordu. Çünkü Rasim ağabeyin belleği müthişti. Bir başka özelliği, gerek yöresel gerekse genel sözcük ve söz dağarı bakımından yetkinliğiydi. Deyimlere, kelimelerin kök bilgisine çok hâkimdi. Bir meseleyi derinlemesine anlayabilmek için çok uğraşır, didiklerdi. Çok da iyi bir dinleyiciydi. Dediğim gibi tabi bir de ironisi çok inceydi, kolay kolay sezilmezdi.
Sezai Karakoç’la da birkaç anım var. Rahmetli, biliyorsunuz modern şiirimizin son büyük ustasıydı. O’nun en değerli özelliği, geleneğe hâkimiyetiydi. Modern dönemden geleneğe güçlü bağlar attı, dünü bugüne bağladı ve zamana son derece dayanıklı sözler söyledi. Ayrıca, kendine özgü bir düşünsel evren kurdu, onu sistematik biçimde ifade etti. Şiirinde, doğduğu ve büyüdüğü şehirlerin kültürü de gürbüz biçimde dile geldi. TRT’de çalıştığım yıllarda, Kırk Ambar adlı bir kuşak program yapmıştık. Muharrem Sevil genel yönetmenimizdi. Ahmet Çiğdem ve Gökhan Özcan da programın oluşumunda bulundular. İsmet Özel beyin bir tür danışmanı olduğu, yorum yaptığı ve şiirlerini okuduğu bir bölümün sorumlusu bendim. On iki bölüm boyunca, O’nun belirlediği modern Türk şiirinin seçkin adlarını konu edinen bölümlerin çekim ve kurgusunu yaptım. Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Ülkü Tamer, Ataol Behramoğlu, İlhan Berk, Cahit Külebi bunlar arasındaydı. İlk bölüm için İsmet bey, Sezai Karakoç’u belirlemişti. Çekimler için kendisinden randevu aldım ve Cağaloğlu, Üretmen Han’daki o küçücük ofisine gittim. Cuma günüydü. Namaz vakti de yaklaşmıştı. Zaten küçük olan büroda, yine küçük olan bir masada oturmuş yemek yiyordu. Ben içeri girince yemeyi kesti. Ne fotoğraf çektiriyor ne de televizyon veya radyo programlarını kabul ediyordu. Diriliş Partisi’ni kurduktan sonra sadece yanlış hatırlamıyorsam Fehmi Koru’nun söyleşi önerisini kabul etmişti. Ben çok ısrar edince, “biz, televizyona çıkmıyoruz ama siz istediğiniz şekilde yapabilirsiniz” dedi. Ben yine de programın içeriğine ilişkin bilgi verdim. İki şiirini de klip yapacağımızı söyledim. Birisi, Kapalı Çarşı olacaktı. “Yaparsınız ama Prof. Mehmet Kaplan gibi yanlış yorumlarsınız” dedi. Bu arada İsmet Özel beyin programın başında kendisine ilişkin bir yorumda bulunacağını, programın bu bölümünün danışmanının da kendisi olduğunu söylemedim. Sonrasında birkaç defa, programın seyrine ilişkin bilgi vermek için aradım birkaç cümle konuştuk. Demincek andığım Suat Alkan ağabey, Sezai beyle yakın dosttu. Randevu alırken O’nun selamını söylemiştim. Adını işitince randevu vermişti. Programın yayınlanacağı gün haber vermek için aradım. Telefonda sesi öfkeliydi. Bir gazetenin televizyon sayfasında yayına ilişkin haber çıkmış, İsmet Özel üstadın da adı metinde yer almıştı. Sanırım o yüzdendi. Telefonda konuşmayı kısa kesti, kapattı. Tabi çok etkilendim, tekrar aradım. Bu defa, “yanlış numara!” deyip kapattı. Sezai beyin bütün külliyatını defalarca okudum, çok istifade ettim. Sezai bey, benim kuşağım dahil, birkaç kuşağı derinden etkilemiş, çok beslemiştir. O, Yunus Emre, Şeyh Gâlip gibi altın şairler soyunun günümüzdeki en büyük örneğidir.
Nuri Pakdil ağabeyin kitaplarını, seksenli yılların başlarında okumuştum. Edebiyat Dergisi, Mavera, Aylık Dergi, Hisar, Birikim, Hece gibi Ankara mahreçliydi. Nuri ağabey, tabi bizim kuşağı çok etkilemiş bir şair, yazar ve düşünürdür. Dilde köktenci bir değişim yapmıştır, O’nun sentaksı kendisine özgüdür, kelime dağarı capcanlı ve ter ü tazedir. Yazdıklarıyla olduğu kadar kişiliğiyle de son derece etkileyicidir. O’nu birkaç kez meclislerde görmüştüm ama bir defasında, Ömer Faruk Ergezen lütfetti, üçümüz bir akşam yemeğinde buluştuk. Her zamanki gibi üç saat oturmamıza rağmen birkaç dakika konuştu. Bağlanma kitabında anlattığı, düşünce dünyasını, sanatını, gramerini çok etkilemiş olan merhum Fethi Gemuhluoğlu’nun üstadı Mustafa Özeren Efendi Hazretlerini sordum, “Efendim” dedim, “görüşür müydünüz?” Birden yüz ifadesi değişti, “beyefendi biz tarikatçı değiliz, devrimciyiz!” dedi. Bendeniz sustum. Birkaç dakika geçmişti ki, içli bir sesle, gözleri nemlenmiş halde, “üç defa gördüm beyefendi” dedi, “birinde, Fethi ağabeyle evine gitmiştik, bir defasında Marmara Kıraathanesindeydi, son kez ise, Fethi Ağabeyin cenazesinde görmüştüm.” Nuri ağabeyle ilgili en özel bilgileri Necip Evlice ağabeyin yazılarından, Duran Boz’un Düşünen Kalem Nuri Pakdil kitabından, Atıf Bedir’in Direniş Hattında Bir Devrimci çalışmasından izleyebilirsiniz, ayrıca en kapsamlı ve ayrıntılı biçimde, Hüseyin Su’nun Takvim Yaprakları adlı o enfes günlüklerinden okuyabilirsiniz. Sevgili Mustafa Aydoğan’ın İnancın Parıltısı adlı kitabı ise, Pakdil’in düşünce ve duygu dünyasına, eserlerinin ruhuna, temalarına ve sentaksına ilişkin yazılmış en özgün yorumları içeren bir kitaptır.
Kahramanmaraş Lisesi’nin efsane adlarından biri de kuşkusuz, İsmail Kıllığoğlu’dur. Öykülerini ilkin dergilerden okumuş, çok sevmiştim. Sonradan Ateş Yalımı Üstünde Bir Toplantı kitabında toplu halde okudum. Kıllıoğlu, hem bilim adamı hem de öykücü olarak ülkemizin bilim ve sanat yaşamının en parıltılı, en özgün isimlerindendir. Kendisiyle yıllar sonra, değerli Mehmet Ali Bulut ağabeyin lütfuyla, birkaç gün, kitap fuarı vesilesiyle Kahramanmaraş’ta buluştuk ve güzel günler geçirdik. O günlerde İsmail hocamı yakından tanıma imkanı buldum, sevgim ve saygım arttı.
Kahramanmaraş toprağının modern Türk şiirine en değerli armağanlarından Mustafa Aydoğan ile yıllardır dostluğumuz sürüyor. Ankara’da en çok görüştüğümüz dostlarımızdan. Şiirinin özgünlüğü ve etkinliği, dilinin derinliği ve yalınlığıyla modern Türk şiiri içinde kendine özgü bir yere sahiptir. Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Ebubekir Eroğlu çizgisinin en kıymetli devamlarındandır. Onunla da yıllara sari dostluğumuzun biriktirdiği kıymetli hatıralarımız var.
Andırın güzellerinden Mevlânâ İdris Zengin’le, tanışıklığımız seksenli yılların ilk yarısına uzanıyor. O zamanlar çiçeği burnunda bir hukuk talebesiydi. İstanbul Hukuk Fakültesinde değerli dostum Nejat Aday’la birlikte çok görüşürdük. Her İstanbul’a gidişimde mutlaka buluşurduk. Bazen İbrahim Kiras, rahmetli İrfan Çiftçi de olurdu. Birkaç defa Mustafa Ruhi Şirin ağabeyin ve dostlarının o güzelim vakfında, Çocuk Vakfında buluşmuştuk. Ona hep Hz. Mevlana derdim. Gülümserdi. Mevlânâ İdris, hem Türk çocuk ve yetişkin edebiyatının hem de dünya çocuk edebiyatı dağarının en kıymetli kitaplarını yazdı. O’nun çocuk masalları, meselleri, öyküleri ve çizgileri, son derece özgündür. Yüzlerce anımız var O’nunla. Ruhu şâd olsun.
Âşık Mahzunî Şerîf’in TRT arşivinde yer alan ilk kapsamlı belgeselini ben yapmıştım. Onunla da çok güzel hatıralarımız vardır. Ankara’da, ailesiyle yaşıyordu. Program için aradığımda telefonda son derece samimi, sanki önceden tanışıyormuşuz gibi sıcak ve yakın bir biçimde konuşmuştu. Sadık baba diyordu bendenize. Bir haftalık bir kayıt çalışması programladık. O sıralar bel fıtığından mustaripti, çok ağrıları oluyordu. Buna rağmen çekim çalışmalarında hiç of demeksizin, ne dersek yaptı. Kalender, olgun bir insandı. Ehl-i Beyt âşığıydı. Evinde, Keskin Hasan Dede’de, cem evinde, Kızılırmak kıyılarında çekimler yaptık. Sonuçtan çok memnun kaldığını hatırlıyorum. Sonrasında birçok defa karşılaştık, görüştük, telefonlaştık.
Yine Abdurrahim Karakoç ağabeyin TRT arşivindeki tek belgeseli bendenizin yaptığımdır. Onunla da, bir hafta süren bir çekim/kayıt maceramız oldu. Abdurrahim ağabeyle yıllar öncesinden tanışıyorduk. Türkiye Yazarlar Birliği’nde zaman zaman görürdüm kendisini. Çok okurdu. Kahramanmaraş havzasının Karacaoğlan’dan sonra en zengin sözlüğüne, deyim hazinesine, mecaz ve mazmun birimine sahip, güneyin büyülü ve çileli coğrafyasının şiirlerinde yansıdığı bir sanatkârıydı. Program için önce, Sincan’daki evinde görüştük. Birkaç ortak dostumuz da vardı. Salondaydık. Tam Mihriban’a ilişkin sorarken karısı içeri girdi, elinde çay tepsisi. Ben sustum ama son kelimelerimi işitmişti. Tepsiyi kapının hemen sağındaki yemek masasına hırsla bıraktı, kapıyı çarpıp çıktı. Abdurrahim ağabey, “ne yapsın, yıllardır Mihriban da Mihriban, o da bıktı artık!” dedi. Eski adıyla Cela’da, Ekinözü’nde beş gün boyunca çekimler yaptık. Çok anı biriktirdik. Orada çocukluk, ilk gençlik arkadaşları vardı. Bazılarını da çekimlere aldık. Özellikle şiirlerinin birçoğunu ezbere bilen bir arkadaşını unutamıyorum. Nurhak’ta Şiirlerinde geçen kişi ve yer isimlerini, benzetmeleri, yerel sözcükleri çok iyi biliyordu. Çekimlerden sonra, “ne zaman yayınlanır?” diye sordu. “Ben size bildireceğim ağabey. Önce izleyip kurgu yapacağız, denetimden de geçirip yayın planlamaya vereceğiz, onlar belirleyecek” dedim. Yayın planlama biraz geciktirdi yayını. Heyecanla bekliyordu. Mihriban şiirini ve birkaç şiirinden kısa bölümleri video klip yapmıştık. Çocukluğunun geçtiği evde de çekimler olmuştu. Yayın gecikince bir gün arayıp kızdı bana. Rahmetli güzel gönüllüydü. Mütevazı bir adamdı.
Bahattin Karakoç ağabey de öyleydi. Şiiriyle, kişiliğiyle çok çok güzel bir insandı. O’nu, Türkiye Yazarlar Birliğinin Ankara’daki genel merkezinde görmüştüm ilkin. Sonraları defalarca kez görüştük.
Kahramanmaraş’ın güllerinden İsmail Göktürk dostu özellikle anmalıyım. Hem iyi bir yazar hem de hakikî bir derviştir. Üzerimizde çok hakkı vardır. Dostluğun, vefanın, sadakatin timsalidir.
Depremde yitirdiğimiz Recep Şükrü Güngör’e çok yandım. Yıllara sari bir dostluğumuz vardı. Pek güzel bir insandı. Kitap fuarlarında hemen gelir, gün boyu, Edebiyat Ortamı standında muhabbet ederdik.
Merhum Yaşar Alpaslan hocamızla da pek güzel anılarımız oldu. Özellikle kitap fuarlarında komşu olurduk. İlk tanışmamız şöyle oldu: Edebiyat Ortamı standında oturuyorum. Göz ucuyla da o güzel insana arada bakıyorum. Biliyorsunuz Kahramanmaraş’ın ilim ve irfan hafızasının bir kısmını gün yüzüne çıkardı. Bir gün, bana bakarak seslendi: “Gelsene! Niye uzak duruyorsun!” O günden sonra fuara her gittiğimde önce O’na uğrardım. Her defasında yeni yayımladığı kitaplardan verirdi.
Yine tek kitabıyla şiirimizde kendisine özgü bir yer edinmiş olan Hüseyin Gök dostumuzla da kıymetli hatıralarımız var. Bir defasında, fuar günlerinde, mevsimi olmamasına rağmen, Dr. Timuçin Çevikoğlu ağabeyle benim isteğim üzerine, bize, Maraş’ın ünlü Gabarcık üzümünden bulup getirmiş, bizi mahcup etmişti.
Tabi, Duran Boz ağabeyi özellikle anmak isterim. Yazdığı kıymetli kitaplar, yaptığı çalışmalarla bu yörenin kültürel iklimine yakışır biçimde son derece değerli çabalar ortaya koydu. Vefası, dostluğu ile de ayrıca büyük bir değerdir.
Ali Akbaş ağabeyi özellikle anmalıyım. Şiiri, kişiliği, dili ve dünyasıyla bizim edebiyat dünyamızın yıldızlarındandır. Rahmetli Kâmil Aydoğan ağabeyle çok görüşürdük. Kuzeni Mustafa Aydoğan, Kâmil hoca ve bendeniz bir dönem neredeyse her hafta buluşur, lokma eder, söyleşirdik. Güzel gönüllü bir insandı. Çalışkandı. Kısık Vadisi’ni yazınca imzalayıp verdi sağolsun. Hemen okudum. Harikulade bir hikâyeydi. Ülke TV’de bir de program yaptık kendisiyle. Ruhu Şâd olsun. Kahramanmaraş toprağının pek çok şairini, yazarını tanıma şansı buldum. Kenan Seyithanoğlu’nu, Atıf Bedir’i, Mehmet Âkif Kireçci’yi, İnci Okumuş’u, Fatih Okumuş’u, Coşkun Çokyiğit’i, Adem Konan’ı, Bahtiyar Aslan’ı, Durmuş Ali Eker’i, Mehmet Ali Bulut’u, Hasan Erderha’yı, Mehmet Gemci’yi, İsmail Göktürk’ü, Mehmet Mortaş’ı, Mehmet Narlı hocayı, Şevket Yücel’i, merhum Ahmet Doğan İlbey’i, Mustafa Başpınar’ı, Necip Evlice ağabeyi, Osman Sarı ağabeyi, çok sevgili Ömer Aksay’ı, aziz dost Tayyip Atmaca’yı, kıymetli Yasin Mortaş’ı, Ali Büyükçapar’ı, Ârif Bilgin’i, Durdu Güneş’i, Mahir Önal’ı, Mehmet Güneş’i, Ramazan Avcı’yı, Sıddık Özer’i, Yaşar Becene’yi, Ahmet Bulut’u, Avni Doğan’ı, Bünyamin Küçükkürtül’ü, Hanifi Yılmaz’ı, Esma Yakar’ı, kıymetli Salman Kapanoğlu’nu, Zekeriya Çakabey ağabeyi, Ahmet Şevki Şakalar’ı, Süreyya Üdürgücü’nü ayrıca anmalıyım. Birçoğuyla tuz ekmek hukukumuz oldu, dostluğumuz sürdü, sürüyor; yazdıklarını heyecanla alır okurum. Özellikle kitap fuarlarındaki yakın ilgi ve dostluklarını unutamıyorum. Saf, samimi, sıcak, vefalı, gözlerinde edebiyatın, sanatın ışıltısı yansıyan güzel insanlar… Ne de güzel şeyler yazıyorlar. Onları nasıl coşkuyla anlatıyorlar. Kitaplarını lütfedip imzalıyor, armağan ediyorlar. Bu samimiyeti, sıcaklığı Kahramanmaraş’ta fazlasıyla gördüm, yaşadım. Kahramanmaraş, gerçekten zengin bir edebiyat ikliminin adıdır.

ALİ AVGIN: Edebiyatın taşrayı romantize etmeden ama onun derinliğini de kaybetmeden anlatabilmesi için nasıl bir dil ve bakış gerekir?
SADIK YALSIZUÇANLAR: Bunun için Şevket Bulut, Mustafa Kutlu, Mustafa Çiftçi ve Rasim Özdenören’in (özellikle ilk üç öykü kitabı) öyküleri bize sağlıklı bir ölçüt sunabiliyor. Birincisi, “edebiyat yapmıyorlar”. Gerçekçi anlatıyorlar. Bu fotografik pozlama zaten yeterince lirizm, romantizm ve şiiriyet içeriyor. İkincisi tahkiyeye dayanıyorlar. Üçüncüsü, bireysel psikolojileri de ihmal etmiyorlar. Hasılı, gerçekçi, yalın ve samimi olunca sahici olunabiliyor ve anlatı son derece etkili oluyor. Bir de tabi, yerel sözlüğe hakimler. Deyimleri, atasözünü, yerel ifadeleri, tabiat taklidi kelimeleri, taşralıya özgü eğretilemeleri çok iyi kullanıyorlar; onların tabiata, insana ve topluma bakışlarını gerçekçi biçimde yansıtabiliyorlar. Bütün bunlar bize, sağlam bir zemin sunuyor.
ALİ AVGIN: Size göre estetik yalnızca sanat eserinde mi ortaya çıkar; yoksa bir şehrin sokaklarında, gündelik hayatında ve insan ilişkilerinde de kendini gösteren bir yaşama biçimi midir?
SADIK YALSIZUÇANLAR: Hegel, “kendi acısının taşıyıcısı olarak her ruh sanatçıdır” der. Sanatçı, seçilmiş, özel, yüce, erişilemez, biricik değildir. Her ruhta, sanata ilişkin özel bir duyarlık vardır. Meleke, kuvvet demektir. Bizim latifelerimiz, melekelerimiz var, içimiz melek dolu. Onları fark edebilecek ve açığa çıkarabilecek bir ruh eğitiminden geçtiğimizde, kemâl bulduğumuzda hareketleniyorlar. Bir bakıma sanat hatta zanaat buradan doğuyor. Zanaat ile sanat alanları da farklı değildir. Bu ayrım, modernlere özgüdür. Sanatın zihinsel ve manevî yaşamımız açısından en değerli desteği, bizi, evvele götürmesidir. Kaynağa, kökene… Bu, Doğulu sanat geleneklerinin kadîm niteliğidir. Uzakdoğu geleneksel sanatçılarında da bu niteliğin yansımalarını görebiliyoruz. Güzelliğin kaynağı iyilik, iyiliğin kaynağı ise, hakikattir. Bu formülasyon varlıkta sürekli işler. Gündelik yaşamda, sokakta, gündelik rutinlerimizde, hasılı yaşamımızın bütün dokularında bu geçerlidir. Modernler, örneğin bir öykü, roman, tiyatro metni veya senaryo yazmayı, “estetik ögeleri yönetme performansı” olarak görür. Oysa öyle değildir. İsmet Özel’in dediği gibi, “kedi için mırıltı neyse, şair için şiir odur.” Şiir, yazı, resim, müzik, bizim Hakkın nurundan var edilmiş olan can sırrımızın yansımalarıdır. Buna kötülük de dahildir. Kötülük ve çirkinlik, gerçeğin negatif boyutudur ve bir bütün olarak “hakikat”in varlığına, oluşa, deverana eşlik eder. Güzel ve ahlakî olan ancak böyle fark edilebilir, anlatılabilir. Kötülüğün ve çirkinliğin yardımı olmaksızın iyilik ve güzellik resmedilemez. Güzellik, lüks bir kategori olmadığı gibi, çirkinlik de aslî bir form değildir. Sanat, son kertede, “anlatılamazın anlatılamazlığını anlatır.”
ALİ AVGIN: Bugün Anadolu’nun dört bir yanında, tıpkı Salkım Söğüt gibi büyük bir fedakârlıkla çıkarılan taşra dergileri, aslında edebiyatın can damarını oluşturuyor. Merkezdeki tek tipleşmeye karşı taşra dergilerinin üstlendiği bu estetik ve kültürel çabayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
SADIK YALSIZUÇANLAR: Türkiye, bir dergi cenneti. Sadece dergi de değil, her ilçemizde, hatta beldede bir veya birkaç gazete yayımlanıyor. Dergiler, yazarların fidanlığıdır. Ayrıca edebî bir iletişim ortamı olarak, bir tür olumlu anlamda kümeleşmenin, bir araya gelmenin, aynı çağrılar içinde olmanın da aracıdır. “Taşra” dergilerinin, “genel edebiyat ortamına”, edebî kamuya katkısı tartışılamaz. Merhum Fethi Ağabey, “taşrada” çıkan dergileri de tâkib edermiş. Zaten kendisi pek az yazmıştır ama, 1960’lı yılların son çeyreğinde yazdığı o kıymetli yazılarını, Arapgir Postası gazetesinde yayımlamıştır. Andırın Postası, bu bağlamda ilginç bir örnek olarak mutlaka anılmalıdır. İkindi Yazıları, merkezdeki birçok dergiden daha etkin olmuş, pek çok yazarın yetişmesine, işitilmesine ve genel edebî kamuya dahil olmasına yol açmıştır. Bu bakımdan taşra dergilerini önemsemek gerekir. Bugün kâğıt ve baskı maliyetlerinin arttığı ve dergi yayımlamanın güçleştiği dönemde, örneğin Kültür Bakanlığının bütün bu taşra dergilerine ilgi göstermesi, onlardan her sayı yüksek alım yapması, kitaplıklara koyması isabetli olacaktır.
ALİ AVGIN: Siz, çağdaşlarınızdan farklı olarak hem modern soru ve sorunlara ilgi duydunuz hem de anlatılarınızda İslam irfanının seçkin bilgelerinin yaşamlarından modern döneme izler düşürdünüz, “hakikat iştiyakı”nı güçlendiren öykü ve romanlar yazdınız. Modern ve postmodern edebiyatın, “hakikat” algısına ilişkin neler söylersiniz?
SADIK YALSIZUÇANLAR: Evet, benim öykü ve romanlarımda söz ettiğiniz iki eğilim birlikte gelişti. Yaşamın farklı görünümleri, inançlı ya da inançsız insanlar, birbirine uzak görünen kişilikler, dünyalara ilgi duydum, modern insanın krizlerini anlatmaya çalıştım. Bunu yaparken, özellikle sufilerin dünyasına uzandım, onların hayatından günümüzün hastalıklarına şifa olabilecek, onarıcı şeyleri bugüne taşımaya çalıştım. Hallac-ı Mansur anlatısında, O’nu, günümüzde, örneğin Ankara’da yaşaması halinde nasıl bir şey olacağına ilişkin spekülasyonlar yaptım. Birlik algısının modern dönemde nasıl bir yere gelmiş olduğuyla ilgilendim. Harakanî’nin, Kars henüz Müslümanların egemenliğinde değilken açtığı dergâhında, dervişlerini toplayarak onlara ettiği vasiyetin, “dergâhımıza gelene ekmeğini, suyunu verin; sakın dinini, inancını sormayın, Allah’ın can bağışlamaya değer bulduğu her varlık, soframızda rızıklanmaya layıktır” öğüdünün modern dönemde yaşanan toplumsal krizler açısından bize nasıl bir imkân sunduğunu tartışmaya gayret ettim. Modern edebiyatın “hakikat”le ilişkisinde, Eco, bir tür “palimsest”ten, bir yağmadan söz eder. Modern(ist), özellikle postmodern yazar, tarihi yağmalar, kutsalı yağmalar, hasılı her şeyi bir “malzeme” olarak kullanmaktan çekinmez. Bu, Nietzsche’nin, bir tür hakikatin imkânsızlığı denilebilecek yıkıcı tutumuna değin uzanır. Wittgenstein’ın, “konuşulamayan hakkında susmalı”sını ıskalar, her şeyin hemen her şeyin “kullanılabileceğini”, deforme edilebileceğini, tersyüz edilebileceğini meşru kılar. Modernlere göre, çirkinlik ve kötülük aslî bir formdur, güzellik/iyilik lüks kategorilerdir. Ben aksini düşünüyorum. Edebiyatın onarıcı, iyileştirici yanı olduğuna inanıyorum. Bu bakımdan, amacım, ideal insanlık tablolarını yansıtmak değil, herkesin biricik olan hikâyesi içinde, olağan dünyada yitirdiklerimizi ancak olağanüstü âlemden devşirdiklerimizle bulabileceğimize duyduğum inançtan kaynaklanıyor. Âriflerin büyüleyici hayatları beni bu yüzden çok ilgilendirdi. Onların kendi acılarının nasıl üstesinden gelebildiklerini merak etmemin nedeni de bu idi. Onlardan bugüne yaptığım alıntılar ve göndermeler, bugün gündelik yaşamın rutinleri içinde bizim için kalıcı, dayanıklı ve anlamlı olabilenini bulmak içindi.
ALİ AVGIN: Yazarlığınızın yanı sıra uzun yıllardır senaryo, belgesel ve televizyon programcılığı tecrübeniz de var. Görsel dilin imkânları, anlatılarınızdaki imge dünyasını ve sentaksınızı nasıl etkiledi?
SADIK YALSIZUÇANLAR: Sinemaya ilgim, çocukluk yıllarıma uzanıyor. Babam, sinema işletmecisiydi. Melekbaba mahallesindeki evimizin arkasındaki araziye, babam yazlık bir sinema yapmıştı. Her akşam orada film seyrederdik. Sinema tutkusu, sonraki yaşamımda derinleşerek sürdü. Film, önceki sanatların imkânlarını kullanan büyüleyici bir dil. Tiyatro var, mimarî var, edebiyat var, dekor tasarımı var, oyunculuk, müzik her şey var. Çağımızın hâlâ iki etkin ve işlevsel estetik iletişim ortamı söz konusu: Film ve roman. Etkileri hem bireysel hem kitlesel olabiliyor. Bende film dili, filmin kendine özgü grameri bilinçaltıma, çocukluk günlerimden itibaren sızmış sanırım. Bu yüzden gerek öykü gerekse romanlarımı yazarken filmin anlatım imkânlarını da bir biçimde kullandığımı sonradan fark ettim. Yazdıklarıma ilişkin yapılan eleştirel yorumlar da bunu doğruladı. Sinematografik anlatımın imkânları öylesine zengin ki… Özellikle anlatılarda bu imkânların kullanılması, dili zenginleştiren bir sonuca yol açıyor. Ben de sinematografik anlatımın bu imkânlarını farkında olmaksızın kullanıyorum. Zaman zaman fragmanlar beliriyor bazen filmdeki gibi bir tür zaman atmaları, geriye dönüşler, tretman gibi daha özlü anlatım biçimleri beliriyor.

ALİ AVGIN: Karakterleriniz genellikle içsel bir yolculukta, hakikat arayışında olan insanlardan oluşuyor. Sizin için bir hikâyenin doğuşu nasıl gerçekleşir? Bir duygu, bir mekân ya da tarihsel bir derviş figürü mü önce zihninize düşer?
SADIK YALSIZUÇANLAR: Bende öykü, roman, her türden anlatı çağrışımlarla beliriyor ve ilerliyor. Bazen bir hikâyenin başlığı/adı beliriyor, bazen ana karakter bazen öykünün sonu zihnime geliyor. Öyle uzun uzadıya, inceden inceye kurgu yapmıyorum. Bazen ilk cümle geliyor dilime, bilgisayarı açıyorum, o cümleyi yazıyorum, sonrası bir sağanak gibi boşanıyor. Metin çağrışımlarla ilerlediğinden şu bilinç akışı denilen şeyin imkânlarını da bol bol kullanmış oluyorum. Öteden beri elle yazmadım, yazamıyorum. İlk öykülerimi daktiloyla yazıyordum, sonra bilgisayara geçtim, metin hızlı geliştiği için bazen, seri yazmama rağmen, parmaklar kelimelerin hızına yetişemiyor. Bir başka husus, ilk öykülerimden itibaren, dergilerde pek metin yayımlatmadım, doğrudan kitap olarak yayımlattım. Hâlen böyle yapıyorum. Bir öykü kitabını başından sonuna yazıyor, yayınevine gönderiyorum. Arada hatırını kıramadığım çok sevgili dostlarım öykü isterse onlara gönderiyorum. Tarihî kişiliklere ilişkin anlatılar da söz ettiğim biçimde yazı dünyama dahil oluyor. Onları yıllardır okuyorum zaten. Niyaz-i Mısrî, Harakanî, Hz. Mevlana, Yaman Dede, Ömer Hayyam, Hallâc-ı Mansur, seksenli yıllardan beridir okuduğum, tutkuyla sevdiğim kişilikler. Onların hikâyelerini, günümüzde yaşayan karakterlerin yaşamlarına dâhil ederek anlatıyorum. Bir bakıma, kendi kişisel deneyimleri içinden onları algılıyor, kavrıyor ve yansıtıyorlar. O kişilikler, adeta bugüne geliyor ve yaşamımıza müdahale ediyorlar.
ALİ AVGIN: Son olarak, taşrada kalem oynatan, oranın sessizliğinden ve derinliğinden beslenerek yazmaya çalışan genç edebiyatçılara, bu coğrafyanın estetiğini kaybetmeden evrensel bir dile ulaşabilmeleri adına ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?
Seçerek, özenli ve titiz biçimde okumalarını, tarihsel maceramızı iyi bilmelerini, bugünün soru ve sorunlarını doğru kavramalarını, “edebiyat yapmamalarını”, yalın ve o sadeliğe özgü derinlik içinden yazıp konuşmalarını öneririm. Geçmiş, bugündedir, gelecek ise bugünü kuşatır. Bu döngüyü de gözetmelerini dilerim.
ALİ AVGIN: Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.
SADIK YALSIZUÇANLAR: Asıl bendeniz teşekkür ederim efendim.
Kategoriler
En Çok Okunanlar
En Çok Yorumlananlar
Benzer İçerikler
© 2025 MESDER - Tüm Hakları Saklıdır...

